Gazeteci Zeynep Erdem bir sabah evine geldiğinde yatağında tanımadığı bir kadının cesedi ile karşılaşır. Ölen kadını son gören kişi ise yan komşusu Savcı Güçer Öztürk'tür. Kadın kim, bu cinayetin sebebi ne, savcı ile mi yoksa gazeteci kız ile mi bağlantısı var? Yoksa her şey geçmiş ile mi alakalı?
Güçer'i ilk Sancaktarlar Serisi'nde görmüştüm. İsmini ilk okuduğumda böyle bir isim mi varmış demiş, yadırgamıştım. Ama bu kitapta okurken belki de o ilk şaşkınlığı attığım için olsa gerek çok sevdim. Adam resmen ismini yaşıyor.
Meral Kır kitaplarının bu kitaba kadar olan hepsini okudum. Diyebilirim ki bundaki olay örgüsü hepsini bastırmış. Katil kim, amacı ne bir türlü tahmin yürütemedim. Gerçekten iyi gizlenmiş. Bir ara paranoyak gibi herkesten şüphelendim.
Son kitaptaki karakterler hariç az önce de dediğim gibi tüm karakterleri biliyorum.
Aaah ah çok güzel bir fuar geçirdim.
Neler aldım, kimleri gördüm eğer bilmek isterseniz sizi videoma davet ediyorum :)
Bu fotoğrafta gördükleriniz imzaya giden yavrularım :D Tabii bir de gün içerisinde alıp imzalattıklarım da var. E hadi o zaman ben sizi tutmayayım :D
Duygu'yu okuyup beğendikten sonra Ali'm de elimde olduğundan hemen okudum. Başta biraz durgun gibiydi. E Ali Duygu'daki karakterlerden biri olduğu için ve Aslı ile Duygu zamanında evlendiği için haliyle bazı kısımlar diğer kitapla bire bir aynıydı. Peki bu durum beni rahatsız etti mi? Hayır. Kitabın tümü bu şekilde ilerleseydi rahatsız ederdi aynı şeyi okuyor gibi hissederdim ama öyle değildi.
Bir anda insanlar dışarıdayken garip şeyler görüp delirmeye başlar. Deliren kişiler de hem kendine hem etrafındakilere zarar vermeye başlar. Bunun üzerine kendini korumak isteyenler gözleri bağlı bir şekilde yaşamaya başlarlar. Bu keşmekeşliğin içinde bir kadın ve iki çocuğunun hayatta kalma mücadelesini okuruz.
Kitap başta çok akıcıydı. Elimden bırakamadım. Acaba ne olmuş? Bu olay neden olmuş, çaresi var mı, sonunda ne olacak? Diye diye okudum. Ama kitabın son 100 sayfasında artık o kadar bunaldim ki 'ay yeter artık ne olacaksa olsun' demeye başladım. Kötü mü? Hayır ama Walking Dead gibi neden olmuş nasıl olmuş belli değil, bi çaresi var mı belli değil olaylar olaylar :D Öyle işte.
Kitabın ikincisi de çıkacakmış. Belki okurum.
Dilimin ucunda bir düğüm. Sanki biraz zorlaşan dünyanın bütün dillerini konuşacağım.
Daha önce hiç Nazan Bekiroğlu okumamıştım. Dilinin ağır olduğundan bahsediliyordu. Sonra dedim ki ben Vadideki Zambak okumuş insanım ne kadar ağır olabilir ki?
Neyse biraz da artık daha edebi, kelime hafızamı daha güçlendirecek kitaplar okumak istediğimden alıverdim Mücellâ'yı.
Ama beni bu kadar etkileyeceğini bilseydim almazdım. Kötü değil. Aksine Nazan hanımın kalemini çok sevdim ama konusu itibariyle beni çok fena yaptı. Tabii alışmışım mutlu sonla biten kitaplara böylesine başından sonuna dek her sayfasından mutsuzluk, yalnızlık ve keder akan bir kitap olunca içim buruldu.
Kitapta altı çizilecek çok fazla yer vardı ben de bol bol yapışkan kullandım.
Hele sonlara doğru bir yerde beni öyle fena yaptı ki her cümleyi duraksaya duraksaya okudum. Yok yok bana bu kadar ağlamaklı kitap iyi gelmiyor. Ya da ben artık çok sulu göz oldum da her şeye ağlıyorum.
Instagram'da #karakterdenyazaramektuplar adında bir etkinlik vardı. Benim çok hoşuma gitti ve bundan sonra beğendiğim kitap karakterleri için bu etkinliği sürdürmeye karar verdim. Benim için de yazma pratiği olur :)
Bize dediler ki sizi siz yapan yazarınıza bir mektup yazın. Develer işi bana bıraktı. Aldım ben de kalemi elime. Nasıl başlasam, neresinden anlatsam ki. Sen aslında bize bir hayat verdin. Beni korkuların, karanlıkların içinden çekip bu 3 canla karşılaştırdın. Sedatı'mı her gün daha da dipsizleşen kuyudan, Ali'mi hasret kaldığı sevgi yüzünden hayatını dalgaya alarak yaşayıp hep gülen yüzünün ardındaki acılarından, Bekiri'mi sevdasına kavuşamadığı için hapsolduğu sessizliğinden kurtardın.
Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı.
Biz bir kere bulduk birbirimizi artık kimse koparamaz. Öyle damarlarımızda akanla kanla değil, memleketlerimizle değil, anayla, babayla değil biz yüreklerimizle bağlandık birbirimize. Biz birbirimizin acılarıyla yoğrulduk, sevinçleriyle doğrulduk. Biz Trabzonlu Bekir, Diyarbakırlı Sedat, İstanbullu Ali, İzmirli Duygu. Biz dört arkadaş, dört yoldaş, üç deve bir çirkinken. Şimdi bakıyorum da ne güzel bir aile olduk. Beni Sedati'ma, Ali'mi Aslı sına, Bekiri sevdasına Selma'sına kavuşturdun. Biz sana ne kadar Teşekkür etsek azdır.
Evet yine bir ters köşe eden bir kitap. Kardeşim 'abla bu kitap çok güzelmiş alalım nolur' dediğinde 'off merve bana yine çoluk çocuk isi şeyleri mi gosteriyosun' demiştim. Evet dedim ama napıyım aramızda 9 yaş var zaman zaman onun tarzı bana fazla genç işi geliyor. Bir de tamam kapak rengi çok hoş ama pek hoşuma gitmemişti. Oluyor bazen öyle ilk görüşte vurulamıyorum :D Mervenin ısrarı ile alıp bir sure beklettikten sonra eh artık okuyayım dedim. Ama önceki dediklerimi ve düşündüklerimi bir güzel yuttum :D :D
Allahım nihayet bu kitabı bitirebildim çok mesudum :") Konusu çok ilginç öyle ki bi yerden sonra tahammül edemedim ama sonunda ne olacağını merak ettiğim için zorla da olsa bitirdim. Yeni kitaplar daha hoş daha akıcı geliyor ama şöyle de bir şey var ki kelime haznemizi pek geliştirmiyorlar. Bu sebepten ötürü ben de ara ara eskilerden okumaya bakıyorum.
İstanbulun işgal dönemi. Her yerde İngiliz ve Fransız subayları kol geziyor. Sosyete neredeyse Türk olduğunu unutmuş Türklüğünden utanır hale gelmiş. Öyle ki toplantı ve balolarında Türkçe yerine çoğunlukla İngilizce ve Fransızca konuşuyor, Türkçe konuşanlara da alayla bakıyorlar. İşte böyle bir zamanda bu insanların yaşam tarzını nasıl bir hayat sürdüklerini anlatmış yazar. O sosyete denilen topluluk İngiliz işgaline resmen seviniyorlar. Hatta evlerine el konulanlara 'Aman canım harp zamanındayız elbette evlerimize el koyacaklar. Bunda büyütülecek ne var' deme pişkinliğine bile sahipler. O dönem gerçekten de yaşanmış mı? Muhtemelen yaşanmıştır ki yazılmıştır. Fakat ilişkiler o kadar menfaat dolu o kadar iğrenç ki tahayyül edemiyorum.
Allah bu memlekete bir daha işgal göstermesin. Rabbim bizi ve bayrağımızı korusun. Amin.
Delidivane'yi geçen ay okudum. Sanırım :D Artık zamanlarını da karıştırmaya başladım. Kendi standartlarıma gore bu yıl çok fazla kitap okuduğum için hatlar karışıyor :D
Neyse.
Yeliz, abilerinin şirketinde çalışmaya karar verir, abileri de Yeliz'i Karadenizde iş yapmak istedikleri şirketle işi bağlaması için Trabzon a yollarlar. Fakat görüşmeye gittiği adam hiç de tahmin ettiği gibi biri çıkmaz. Yeliz'e göre adam tam bir dağ öküzüdür. Mehmet e gore ise Yeliz şehirli bir züppedir. Mehmet, Yelizi bir şekilde yola getirmek ister ve tabii ki aşık olurlar.
Bazen kitap konusu anlatmaktan çok sıkılıyorum. Konusundan ziyade fikirlerime geceyim.
Kitap güzeldi. Ben Karadenizlileri sevdiğim ve Doğu Karadenizli olduğum için ekstra beğendim. Mehmet ki ben ona Memet demeyi daha çok sevdim aman aman o inat damarı yok mu çok fenaydı. Bu sefer kadın karaktere çok gıcık olmadım. Memet ve Yelizin atışmaları güzeldi. Ama bir şey vardı ki bu kitabı benim gözümde güzel yapan Rabia Sultan. Memetin nenesi. Eğer Rabia nene olmasaydı normal bir romantik komedi olurdu. Rabia nene gibi bir nenem olaydı keşke. Tamam çok küfürbaz bir hatun ama çok da şekerdi. Yalnız dikkatimi su çekti spoiler vermiyorum ama Deli Divane'nin bir kısmı ile Huysuz ve Ruhsuz'un bir kısmı o kadar çok benziyordu ki sanki aynı şeyleri okumuş gibi oldum. Esas oğlanlar ve abiler durumu. Onun dışında kesinlikle Huysuz ve Ruhsuz'dan daha çok beğendim. E burada Rabia nene ve Memet vardı beğenilmez miydi hiç :D
"Bazen gerçek mücadele olaydan sonra başlar, elinde kalanlarla yüzleştiğin zaman...
Bununla nasıl yaşadığın. İşte gerçek savaş budur."
İki farklı zamanda ama aynı mekanda geçen dostluğu, sevgiyi, aileyi ve tutkuyu anlatan, son ana kadar insanı meraka sürükleyen güzel bir kitaptı Gölgedeki Yıl.
Her zaman söylenir ya Türkiye okumuyor, 10 kişiye 1 kitap düşüyor. Çok şükür artık Türkiye okuyor. Özellikle gençler deli gibi kitap okuyor. Instagram a şöyle bir bakarsanız eğer tonla kitap hesabı var. Hatta kitap fuarları dolup taşıyor. Gençler okuyor ama ne okuyor bir de o mesele var. Ona geçmeden önce okuyucu tiplerinden bahsedeyim.
Boşuna dememişler bugünün işini yarına bırakma diye. Kitabı bir ay önce okudum şuan yazısını yazamıyorum :/ Neyse bir yerden başlamak gerek :D Yine Selin'le okuduğumuz ve okurken birbirimizi mesaj yağmuruna tuttuğumuz bir kitap daha :D Onun yazısı için de buraya tıklamanız yeterli.
Kitabın konusuna çok az değineceğim çünkü fazla girersem spoiler olur. Doğa kendi ayakları üstünde durmak ister bu yüzden de aile şirketinde çalışmayı reddeder. İç mimar olarak başvurduğu şirketin sahibi Yağız ile ilk görüşte birbirlerine karşı çekim hissederler. Bu kısım biraz hızlı gelişiyor ve hemen aşık oluyorlar. Ben böyle çabuk gelişen olayları pek sevmiyorum. Zaten çabuk geliştiğine bakmayın sonrasında neler neler oluyor.
Buradan sonra spoiler yapacağım. Kitabı okumayanlar için biraz sakıncalı olabilir.
Bu kitap beni çok sinir etti ya >< Anlayıp dinlemeden gurur yapıp kaçıp gitmek de ne demek. Saçma sapan bir gurur yüzünden bir çocuk babasız büyüdü. Yani bilemiyorum tabii çocuk sahibi değilim ama insanın çocuğu olduğunda gururu bir kenara bırakıp olayları iyice bi anlaması gerekmez mi? Doğa dan nefret ettim.
Doğanın yaptığı tek iyi şey Arda :D onun dışında böyle bir karakter istemiyorum :D Yağız da fena değildi. Kitapta bahsedilen tatil köyünü çok merak ettim :D
Ay bi de Arda nin cümlelerini okurken ağzım yamuldu resmen. 'Ayda nın annesi. Yayız amca' derken bi sure sonra r leri okurken otomatikman y olarak çıkmaya başladı zaten Yağız i yayız diye okumaya başladım :D
Sonuç olarak kitap fena değildi ama bayılarak da okumadım. Hep Doğa yüzünden hep!
Bu kitabın adından dolayı çok ön yargılıydım. Çünkü aşırı cinsellik olan kitapları okumamaya çalışıyorum ki konu güzelse o kısımları atlayarak okuyorum. Adı bende böyle bi etki bırakınca almamıştım.
Arkadaşımda görünce ve aslında cinayet romanı olduğunu duyunca aldım okudum. Genelde pek cinayet tarzı okumayı sevmem ama bunu 1 günde bitirdim. Gerçekten çok sürükleyiciydi ve beğenerek okudum.
17 yıl önce işlenmiş ve sırrı yıllarca ortaya çıkmamış bir cinayet yıllar sonra tekrar gün yüzüne çıkıyor. Kimliği bilinmediği ve tecavüze uğrayarak öldüğü tahmin edilen kız kasabada bir efsane gibi nam salıyor. Artık herkes ona #Bakire diyor. Bu cinayet sadece bir genç kızın ölümüyle bitmeyip birbirine son derece bağlı olan üç arkadaşın da hayatlarını alt üst ederek bir daha eskisi gibi olmamasına neden oluyor.
Kitap güzeldi gerçekten. Baştan beri tahminler yürüterek okudum. İlerledikçe tahminlerim tutmaya başladı. Çok fazla cinayet romanı okumadığım için bu tür içinde nasıldır bilemem ama bana göre iyiydi.
Ben böyle beklememiştim. Kitabı hep görüyordum ama ne bileyim içimden hiç alıp okumak gelmemişti. Ama Fırat Fırat diye hep karakterin adını da duymuştum. Sonra birgün karar verip kitabı aldım. Keşke daha önce alsaymışım Kısaca anlatırsam Elifin abisi, Diyarbakır'lı bir kıza aşık olur ve gizlice evlenirler. Ama kız Fırat isminde bir gençle nişanlıdır. Fırat aşiret ağasının oğludur ve nişanlısı başkası ile kaçtığı için aşiret gereğinin yapılmasını ister. Bunun üzerine de Fırat Elif'i kaçırır ve tecavüz eder. Sonrasında ise Fırat'ın tükenmek bilmeyen vicdan azabı ve pişmanlığını okuruz.
Daha 10. sayfa olmamıştı benim gözlerim doldu. İçim yandı okurken. Hatta başta dedim ki böyle şey mi olur. Ortada affedilmesi mümkün olmayan bir suç var ve kız kendisine böyle bir kötülük yapan adama aşık mı olacak? Bu bu kadar basit mi diye kızdım. Sadece ona değil Fırat i sevenlere de kızdım. Ama sonra öyle olmadığını gördüm.
Konu o kadar güzel bir şekilde işlenmişti ki düşündüğüm tüm olumsuz şeyleri yutmak zorunda kaldım. Affedersiniz yanılmışım Zaten 1 günde okudum. Elimden düşüremedim. Kitap bittiğinde hıçkırarak ağlıyordum.
Kitap biteli kaç gün oldu hâlâ aklıma geldikçe gözlerim doluyor. Bu belki kitap olabilir, yazar bu karakterleri hayal dünyasında oluşturmuş olabilir ama bunlar hayatın gerçekleri. Bir kadın suçsuz dahi olsa en yakınları bile onu suçlayıp hayatını cehenneme çevirebiliyor. Off insan kendini Elifin yerine koymaya korkar. Böyle şeyler yaşamak zorunda kalan herkesin Allah yardımcısı olsun.
Kitabı özetlersek; Töre, affedilmesi mümkün olmayan hata, korku, pişmanlık, sevgi, aile, aşk!
Yazara böyle güzel bir kitap yazdığı için çok teşekkür ederim.
NASA, Ares 3 görevi ile Marsa 6 astronot gönderir. Fakat çıkan bir takım aksilikler sonucunda görev iptal edilir ve bir an önce geri dönmeleri istenir. O sırada Astronot Mark Watney bir şekilde geride kalır. Tüm dünya Mark Watney için seferber olur. Acaba Mark Watney'i kurtarabilecekler mi?
"O, dünyanın en ünlü adamı. Sorun şu ki Dünya'da değil."
Kitaptaki bilimsel terimler oldukça yoğundu ara sıra sıkılır gibi olsam da Mark Watney karakteri o kadar esprili ve eğlenceli bir karakterdi ve kitap o kadar akıcı ve sürükleyiciydi ki elimden bırakamadım. Acaba kitapta Mark'ın hayatta kalmak için yaptıkları bilimsel olarak gerçekleşmesi mümkün mü yoksa kurgudan ibaret mi merak ettim. Andy Weir nasıl da zeki bir adam. Kitabı mutlaka tavsiye ederim.
Şuracıkta iki spoiler yapayım haberiniz ola :D Başlıyor! Aslında beni en çok etkileyen şeylerden biri de normalde böyle büyük olaylardan sonra karakter her zaman bir yolunu bulur ve sorunsuzca işini halleder. Tamam bunda da bir yolunu buldu ve kurtuldu ama hah işte tamam bu sefer halloldu derken hep bir aksilik çıktı. Bence bu aksilikler gerçekten doğal seyrinde olan olması mümkün aksiliklerdi. yani dusunsenize bir matkap yüzünde kısa devre olup iletişimi koptu. Ay ben anlatamadım ama siz anladiniz galiba :D Neyse işte çıkan aksilikler bile kitaba ayrı bir hava katmıştı. Ayrıca Mark'in olmadık yerde olmadık şeyler söylemesi müthişti. Bitti!
Gelelim filme.
Bence bozulmadan uyarlanmaya en yakın filmlerden birisi olmuş. Yani Labirent serisini okuyup ve de izledikten sonra bunu gönül rahatlıyığla söyleyebilirim. Haliyle film olduğu için biraz üstünkörü olmuştu ama ona da fazla aldırmıyorum. Hiçbir zaman bir film, kitabının aynısını yansıtamaz. Özellikle filmin son kısımlarına doğru ufak değişiklikler vardı ama çok da mühim değil.
Ama şunu söyleyebilirim ki kitabın sonu çok alelacele bitirilmişken, filmin sonunda tüm karakterlere yer verilerek doyurucu bir final yapılmış.
Matt Damon cidden çok iyi bir şekilde canlandırmış Mark'ı. Kitapta okurken nasıl eğlendiysem filmi izlerken de bir o kadar eğlendim. Mimikleriyle, hareketleriyle tamamen adapte olmuş.
Filmi de böyle anlattıktan sonra gelelim benim MarsGate sinemaları hakkındaki şikayetime. Bana en yakın olan AVM de Cinemaximum MarsGate var. Pahalı olmasının yanında sürekli arıza çıkartıyor.
Daha önce Hobbit 2 ye gittiğimizde dublajlı filme girdiğimiz halde ilk yarım saat altyazılı olarak oynatılıp daha sonra film başa sarılımıştı.
Bu sefer ise ışıklar sönüp reklamlar bittikten sonra ekran tamamen karardı ve film oynamaya başladı. Daha doğrusu ses vardı ama görüntü yoktu. Bir süre böyle devam ettikten sonra reklamlardan tekrar başa alındı ve tekrar ses var görüntü yoktu. Ardından 2-3 dk boyunca ekran ve ses tamamen gitti, salon zifir karanlık oldu. Telefonların ışıkları haricinde hiç ışık yoktu. Üçüncü sefer çok şükür film başladı. Bu sefer de klimayı o kadar çok açmışlar ki Mark, Marsta soğuktan titrediği anlarda biz de içeride titredik. Burada firmayı tebrik etmek gerekir bize filmi an be an yaşattılar :D
Sonuç olarak önce kitabı okuıyun, sonra filmi izleyin. Pişman olmazsınız :)
O halde bu şarkı 70leri pek seven Mark Watney'den hepimize gelsin :D Kendisi kitapta dinliyordu.
Aslında kitabı bir kaç gün önce okudum ama son günlerde olan olaylar yüzünden yorum yapasım gelmedi. Kitap çok akıcıydı bir günde bitirdim. Fatma Erdek'in okuduğum ikinci kitabı.Okurken yine insanın içine işliyor.
Benim en korktuğum şey bu seferki konu. Sapkın üvey baba.
Konusunu anlatsam mı anlatmasam mı bir türlü karar veremedim. Neresinden başlasam, en iyisi anlatmayayım zaten o kadar güzel ki spoiler vermek istemiyorum. Sadece pislik bir üvey baba var onu bilin yeter. İnsanın kimseye anlatamadığı bir yükle yaşaması ne kadar zormuş. Sonra kimseye güvenememesi... Gerçekte de böyle sıkıntılar yaşayanların Allah yardımcısı olsun.
Genel olarak karakterleri sevdim. Güven'e başta ısınamadım. Sebebi bana kalsın. Karkız'ın halleri içimi acıttı. Zeynep zaten bir başkaydı.
Şimdilerde yayınlanan Kırgın Çiçekler dizisi var ya kitabı okurken gözümün önüne geldi hep.
Sanırım dram tarzı kitaplara Fatma Erdek sayesinde alışmaya başlayacağım.
Kitap ilk çıktığında çok merak etmiştim. Baktım Seyhan okumuş, sordum nasıl beğendin mi diye. O da sağolsun sen alma ben sana yollarım dedi. En sevdiğim kitap hediye kitaptır :D
Eğlenceli şeker mi şeker bir kitaptı. Her seferinde ben çocuk sevmem diyorum ama galiba çocukları bir tek kitaplarda seviyorum :D Son zamanlarda kitaplarda okuduğum çocuklar çok şekerdi :D
Şöyle konusundan bahsedeyim.
Efran Beril'e ilk gördüğü an aşık olur. Ama Beril yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden kendisini çocuklarına adamış, etrafına aşılmaz duvarlar örmüştür.
Efran da çareyi eve dadı olarak girmekte bulur.
Daha önce hiç çocuk bakmamış Efran başta iki haşarı çocukla ne ytapacağını bilemez ama git gide çocuklara bağlanır.
Bir düşünün bakalım iki yaramaz çocuk bir adama neler yapmaz ki :D
Sare tam bir prenses gibi şekerken, Baler ise ketum ve yaramazdır :D
Eğer sıcak ve eğlenceli bir kitap okumak isterseniz tavsiye ederim :)
Kaç aydır Asude'nin yeni kitabının çıkmasını bekliyordum. Ben Ankara'dayken çıktı, gelir gelmez de sipariş verdim. Ama öncesinde Gül ve Avcı'yı okumam gerekiyordu. Okudum, sevdim. Sonra bu kitabı okudum. Bitti. Bayıldım!
Kitap çıkmadan önce Asude 'En iyi kitabım, en güzel kitabım' diyordu. Gerçekten de dediği kadar varmış.
Kitapta iki çiftin hikayesi anlatılıyor.
Zalım Bradeley ile masum Kristy ve çakal Matt ile huysuz cadı Liliybeth.
Karakterlerin hepsini çok sevdim ama ben yine ikinci çifti biraz daha sevdim sanki. Adamım Matt :D